31 Mart 2011 Perşembe

RUM PATRİKHANESİ VATİKANLAŞMA YOLUNDA

Rum Patrikhanesi, Avrupa’nın en büyük ahşap yapısı olduğu belirtilen,Büyükada Rum Yetimhanesi”nin tapusunu, AİHM kararı ile 29 Kasım 2010’da, Türkiye’de tüzel kişiliği olmayan bir kurumun üzerine alarak çok önemli bir edinim sağlamıştı. Tapunun intikali ile birlikte orada bir “Çevre Enstitüsü” kurmayı amaçladıklarını ifade etmeye başlamışlardı. 

Bu “çevre”ye olan aşırı duyarlılığın altında başka kokular olduğunu sezinlemiştik. Dini bir kurum; fikirde çevreci olabilir ama bunun altında yatan başka faktörler de olmalıydı. Zira 1994 yılından itibaren her sene içeride ya da dışarıda adında “Çevre Sempozyumu” şeklinde bir tanımlama olan toplantılar sürekli yapıldı. Bunlardan hafızalarda kalan en önemlisi ise Yunanlı bir armatörün tahsis ettiği “Venizelos Gemisi” ile gerçekleştirilen “Karadeniz Çevre Sempozyumu” idi. O gezide “Pontus” haritaları dağıtılmış ve aşırı derecede Türkiye aleyhtarı söylemlerde bulunulmuştu.

Bu kişiler her şeyi ileride kullanmak adına yaparlar. Bu bağlamda 15 Ağustos 2010’da “Sümela Manastırı”nda gerçekleştirilen ayin de Fatih Sultan Mehmet’in Pontus Rum İmparatorluğu’nu yıktığı 15 Ağustos’a denk getirilmişti ve o gün de üzerinde Pontus haritaları olan tişörtler taşıyanlar çok sayıdaydı. Bu açıdan bakıldığında; Büyükada Yetimhanesi’nin tapu devrinin ardından dillendirilen burada bir “Çevre Enstitüsü” kurma fikri de dikkatli olmayı gerektirmektedir. Alınan bilgiler, bu enstitünün kuruluşu çerçevesinde hemen yanında bir “Otel” inşa etmek için arsa arandığı yönündedir. Çok büyük bir planın yapıldığının seslerini duymaktayız. Yetimhane tapusu emsal gösterilerek başka mülklerin de Patrikhane adına tescilinin yolu yoksa açıldı mı? Çünkü 18-20 Haziran 2012’de Heybeliada Ruhban Okulu’nda yine bir çevre sempozyumu yapılacaktır.  Bu sempozyum ile ilgili davetiye de şimdiden hazırdır. “Ekümenik Patrik” Barholomeos’un himayesi ve bir Yunanlı bakan ve eşinin desteğiyle yapılacağı davetiye üzerinde yazılıdır.




Bir din adamının ya da kurumunun bu kadar Türkiye’nin “çevre”sine duyarlı olmasının sonunda umarız ki “çevremiz”den kayıp vermeyiz.  Ortaköy’de bulunan ve mazbut durumda olan bir binayı da aynı şekilde tapulamak adına çok kısa bir süre içinde yine AİHM’ye müracaat yapacaklardır. Bu bina; 5 Aralık 2009’da, başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açılışını yaptığı,  “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği İstanbul Bürosu” olarak, ABGS ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından halen ortak kullanılan binadır.




Çok sayıda mülkler için hazırlanan müracaatlar arasından özellikle bu binanın seçilmiş olması da manidardır. AİHM Yetimhane için 2008 yılında açtığı davanın dosyasını; “AFFAIRE FENER RUM PATRİKLİĞİ (PATRIARCAT ŒCUMÉNIQUE) c. TURQUIE (Requête no 14340/05) STRASBOURG 8 Juillet 2008” olarak açarak reyini baştan ihdas etmiştir. Anlaşılmaktadır ki Yetimhane; talep edilen ilk ve son mülk değildi. Burada bu mülklerin bir şekilde bir Rum vakfına yeniden tescil edilmesi o kadar önemli değildir. Fakat Patrikhane’nin mülk edinimleri ile “Vatikanlaşma” süreci de başlamıştır.

Patrikhane’nin etrafında bulunan bazı mülklerin hiçbir zaman o kadar para sahibi olması mümkün olmayan cemaat mensupları üzerine satın alınması da ileride bu mülklerin Patrikhane’ye hibe edilmesi ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Burada yapılmak istenen bu mülkleri cemaate kazandırmak değildir, Patrikhane’ye coğrafi alan sağlamaktır. Çok yakında da “Özel Maraşlı Rum İlköğretim Okulu”nun mülkiyetini Patrikhane adına tescil ettirme girişimleri yapacaklardır. Zaten bir Rum vakfı üzerinde olan bu mülkiyetin, Patrikhane’ye geçmesi durumunda ise Vatikan’dan biraz daha büyük bir coğrafi alan elde edilmiş olacaktır.




2012’de yapılacak bir “Çevre” sempozyumunun davetiyesinin 15 ay öncesinden hazır olması ve bir Yunanlı bakanın himayesinde yapılacak olması ise şu soruyu sordurmaktadır: 2012’de Ruhban Okulu açılmış mı olacak?” Kim ne derse desin Rum patrikhanesi; Vatikanlaşma yolunda büyük adımlar atmakta ve atmaya da devam etmektedir.


25 Mart 2011 Cuma

1964’DE YUNANİSTAN VATANDAŞI RUMLAR TÜRKİYE’DEN “SÜRGÜN” DEĞİL “SINIR DIŞI” EDİLDİLER


 Son günlerde Rum Patrikhanesi mahreçli birçok makale yazdık ve kamuoyuna “sempatize” edilerek sunulan bazı gelişmelerle ilgili olarak bu gelişmelerin gerçek yüzünü gözler önüne serdik. Adım adım ilerlemekte olduklarını, Patrikhane ile Yunanistan’ın aynı gemide yol almakta olduklarını vurguladık. Ve Lozan Antlaşması başta olmak üzere birçok özel anlaşmaların ve bunların doğal bir gereği olarak; Batı Trakya’daki olayları ve oradaki Türklerin (verilmeyen) haklarını, buradaki Rum Cemaati ve Patrikhane’nin edinimleri ile kıyasladık. Görünen tabloya bakarak da “mütekabiliyet” diye bir kavram olmadığına dikkat çektik. 

Bu arada bazı yabancı fonlarla beslenen, bir kısım medya mensupları ve akademisyenlerin bir sürekli olarak Türkiye Devleti’ne saldırdıklarını ve geçmişte yaşanan bazı olayları yazdık. Bunlar arasından “Varlık Vergisi” ile “6/7 Eylül 1955” olaylarının ise gerçekten Türkiye’nin bir ayıbı hatta bir kara lekesi olduğunu da kabul ettik. 

Fakat Türkiye’nin bu iki kara leke ile birçok başka medeni bildiğimiz ama sömürgecilik ya da soykırımcılık yapan ülkenin aksine ”yüzleştiğini” ve bunların karşılığında yüksek “tazminatlar” da ödediğine değindik. Gerçekten 1942’deki  “Varlık Vergisi” kanunla salınmış bir vergidir ve “6/7 Eylül 1955” olayları da ancak devletin bazı katmanlarının organizasyonu ile oluşabilecek mahiyettedir. 

Bu iki hadise dışında kalan başka tarihsel gerçeklerde, Türkiye’nin bir kabahatinin bulunmadığı ve bunların karşılıklı anlaşmalar ya da uluslar arası hükümler çerçevesinde işlemler yapılmış olmasına karşın; Varlık Vergisi ile 6/7 Eylül’ü de ekleyerek ortaya çıkan bir tabloyu özellikle sergilemeye çalışanlar maalesef azımsanmayacak düzeydedir. 

Eski makalelerimizde de vurguladığımız üzere; Lozan’ı müteakip Türkiye ile Yunanistan arasında akit edilen ikili anlaşmaların da çerçevesinde karşılıklı bir nüfus mübadelesi yapılmıştır. Tekrar etmemek adına birkaç cümle ile şunları yazabiliriz: Türkiye ile Yunanistan’ın müştereken oluşturdukları “Mübadele-i Ahali Komisyonu” bu zorunlu göçü 1923/1924’te organize etmişlerdir. Bu göç vesilesiyle mutlaka mağdur olanlar çoktur ama oluşan mağduriyetlerde tek başına Türkiye suçlanamaz. Ne yazık ki Türkiye’de yerleşik mübadiller ve onların kuşaklarının davranışları ile Yunanistan tarafının davranışları mukayese edilemez. 

1-Türkiye; Lozan’ı tek başına hazırlamadı.  

2-Bu kadar eski bir tarihi olayı irdelerken;  “o günün koşullarını”  da göz önüne almak şarttır. Bu vurgulanması gereken en önemli iki husustur/gerçektir. 

Geçen yazımızda; Türkiye’ye dönmeye hazır ya da bekleyen “120 Bin Rum” ile ilgili gelişmeleri gözler önüne serdik. Atatürk’ün de sıkça tekrarladığı bir gerçek olarak; Rumlar da Türkiye mozaiğinin bir parçasıydılar.  Bu tabi ki doğrudur. Ama 1964’te alınan bir kararla Rumların, Türkiye’den gönderilmeleri; aynı Lozan sonrasında uygulanan “zorunlu göç” gerçeği gibi, 1930 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan, “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”; o günün koşulları ve uluslar arası hükümler çerçevesinde iptal edilmiştir. 

Bu anlaşmanın iptali ve bunun sonucu olarak Rumların gönderilmesinin ise çok somut ve haklı bir sebebi vardır ve bu bunun için de Türkiye suçlanamaz ve suçlanmamalıdır. 

Çünkü 1964’te gönderilenler ya da sınır dışı edilenler TC vatandaşı olmayanlardı. O tarihte hiçbir TC vatandaşı Rum sınır dışı edilmedi. Bir ülke kendi vatandaşı olmayanı, uluslar arası hükümler çerçevesinde her zaman hudut dışına çıkarabilir ve bunun adı “sürgün” değildir. Sürgün tanımlaması; bir ülkenin kendi vatandaşı olanları hudut dışı etmişse yapılabilir. Tabi ki şu gerçeği de göz ardı etmeyelim: TC vatandaşı olup da 1964’te gidenler de oldu ama bunlar aile bağları nedeniyle ve kendi arzularıyla gidenlerdi. 

“İstanbullu Rumlar Vatandaşlık İstiyor” manşetiyle ve Atina Teknik Üniversitesi’nde görevli bir profesör olan “Nikolaos Uzunoğlu” başkanlığındaki “İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu”nun bu talebini 1964 şartlarında biraz irdeleyelim ve yazımızın bir yerinde, “O günün koşullarını da göz önüne almak şarttır.” demekle ne kast ettiğimizi de ortaya koyalım. 

Bir önceki yazımızın bir paragrafı şöyleydi

Vatandaşlık isteyenler, İstanbullu yani burada yerleşik olanlar değildir. Bunlar uluslararası yasalarla buradan gidenler ya da onların ikinci kuşaklarıdır. Şimdi Rum Patriği’nin, Anadolu’daki yerinde iki tane “taş” ya da “duvar” kalmış kiliselerde her sene neden ayinler yaptığını anladınız mı? İşte şimdi Patrikhane’de yüzlerce papaz olmasını neden istiyorlar ortaya çıkmaya başladı. Bu insanlar vatandaş olabilirlerse Anadolu’daki dedeye nineye “Bu ev benim dedemindi, babamındı” diyerek davalar açacaklar. Karşımıza binlerle ifade edilen mülkiyet davaları çıkacak. Lozan sonrasındaki karşılıklı “ahali değişiminde” zaten karşılıklı olarak mal takası ile bir nebze haklarını almışlardı. Zaten Türkiye de gelen mübadillere olabildiğince ”toprak” vererek mağduriyetlerin önlenmesini sağlamıştı.  

Yunanistan ayağı ise böyle olmadı! Buradan Yunanistan’a göç eden Rumlara ”TURKOS” dediler ve dışladılar. 

Not: Geçmişimi bilenler benim bir zamanların sıkı gitaristlerinden olduğumu ve bir dönem buzuki de çaldığımı bilirler. Geçen sene ziyaretime gelen gitarist bir eski arkadaşım bana oradaki acı gerçeği aktardı. Adını burada vermek istemediğim ve benden birkaç yaş daha büyük olan bu arkadaşım; oradaki “müzisyenler kahvesi” gibi müzisyenlerin toplandığı bir lokale her gittiğine kendisine hâlâ Yunanca “Hoş geldin Turkos” şeklinde hitap edildiğini ve bundan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Bu insanlar orada kendi mahallelerini kurmak zorunda kaldılar ve bazı semtlerde kümelendiler. Bugün dahi bu insanlar orada horlanmaktadır ama zamanı geldiğinde de bu son “120 bin Rum” örneğinde olduğu gibi “maşa” edilmektedirler.    

Türkiye bu insanları sınır dışı etmekle haklı mıydı?  

İrdelemeye şuradan başlayalım: Bugün telaffuz edilen “İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu” doğru bir tercüme değildir. Bu federasyonun gerçek adı şöyledir: “İkumeniki Omospondia Konstantinupolition”  Manası işe şudur: “Kostantinoplelilerin Ekümenik Federasyonu’. İstanbul; Yunanlıların ”Megali İdea” doktrinine göre “Constantinople” (Konstantin’in şehri) olabilir. Fakat artık burası “İstanbul”dur. Hoş bazı entel dantellere göre Fatih Sultan Mehmet ne kötü bir adamdır ve ne de kötü etmiştir şu “Constantinople”yi fetih etmiştir...

İstanbul için hâlâ bu adı kullanmak resmen “bölücülük”tür ve burada gözlerinin olduğunun göstergesidir. Anadolu üzerinde Rumluğun esamesinin kalmadığı yerler adına yıllardır Patrikhane’nin metropolitlikler ihdas etmesinin ne anlama geldiği şimdi açıklanabilir duruma geldi.  

Bir kanaviçe gibi yavaş yavaş bizi örüyorlar ve örtü bitmek üzere! Bu şekilde tanımlamak bir komplo teorisi mi acaba?   

1964’te Yunanistan ile Türkiye; Kıbrıs’tan ötürü savaşın eşiğindeydiler. Aralık 1963 sonunda ise Kıbrıs’ta,  Rumlar tarafından tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen trajik olaylar gerçekleşti. 20 Aralık’ta Türk köylerinde başlayan kıyım “24 Aralık Noel Gecesi” ellerindeki silahları Binbaşı Nihat İlhan’ın savunmasız ailesine çeviren “dini bütün Hıristiyanlar” eşi Mürüvvet, küçücük evlatları Kutsi, Hakan ve Murat’a doğrultular. Bir banyo küvetine sokularak katledilen bu insanların fotoğrafı Türkiye’de büyük bir infial yarattı. 103 köy boşaltıldı toplamda 25 Bin kişi sürgün oldu. (22 Aralık 1985 Milliyet)   

Bu arada 1964 başında bir gelişme oldu ve Beyoğlu’nda gizli faaliyet gösteren bir “Yunan” derneği ortaya çıkarıldı.   

Bu derneğin adı yine şimdi bu ortaya çıkan“Kostantinoplelilerin Ekümenik Federasyonu’ örneğinde olduğu gibi yanlış tercüme edilmiş ve  esas kimlik gizlenmişti. Derneğin gerçek adı; “Elliniki Enosis” yani “Helenik İlhak”tı. Savaşın eşiğine gelinmiş bir ortamda böyle bir adla gizli faaliyet gösteren ve kayıt dışı makbuzlarla Rum Cemaati’nden bağış toplanması “İsmet İnönü Hükümeti”ni harekete geçirdi.   

Burada şu iki vurguyu yapmak gereklidir:   

1- “Enosis” yani “İlhak” Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılmasının simgesel söylemidir. 

2- Kıbrıs’a gittiğinden sonra bu olayları tetikleyen ve “Kanlı Papaz” olarak bilinen “Makarios”; Kıbrıs’tan evvel İngiltere’nin Başpiskopos’uydu. Ve oradaki Yunanlılardan/Rumlardan “zorla” bağış ya da “haraç” topladığı için yapılan ihbarlar neticesinde ve İngiltere’nin tepkisi üzerine; devrin Rum Patriği “Athenagoras” tarafından Kıbrıs’a tayin edilmiş ve sonra da bilinen “Kıbrıs Olayları” patlak vermişti.   

Kıbrıs’ı Yunanistan’a “ilhak etmek” için vuku bulan bu senaryo bir yandan işlerken ve semeresini de vermek üzereyken, savaşa ramak kalınan bir ülkenin ”gizli” bir derneği ile burada “haraç” toplanıyordu.  
Derneğe yapılan baskında binlerce -ki bunların yaklaşık tümü burada 1930 anlaşmasına istinaden bulunan ve TC vatandaşı olmayanlardı- “bağış sahibinin” adı ortaya çıktı. Bu gerçek; ne yazık ki çok sınırlı kaynakta bulunan ve  ”gizlenen tarih”tir. 

İşte bu durum karşısında henüz “Kanlı Noel”in acısı içinde bulunan Türkiye; 1930 yılındaki “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”nı Türkiye adına imzalayan İsmet İnönü’nün verdiği bir önerge ile bu anlaşmayı feshetti ve Türkiye’de yerleşik Yunanistan vatandaşlarının 6 ay içinde ülkeyi terk etmesi şeklinde bilinen süreç başladı.    

1964 Sürgünleri; sürgün değildirler. Kendi vatandaşı oldukları ülkeye hudut dışı edilen Yunanlılardır. Sürekli çarpıtılan bu konu ile ilgili; Yunanlıları ”mazlum”, Türkiye’yi de “zalim” gösterme gayreti içinde olanlar, bu ayrıntıların ortada olmasını istemezler. Çünkü savaş teyakkuzu içindeyken ortaya çıkan “Helenik İlhak Derneği”  ve “Kanlı Noel”le tetiklenen ve Yunan vatandaşlarını hudut dışı edilmelerine neden olan süreç; çok “yanlış” ve “yanlı” olarak saptırılmaktadır.

Geçen ay ortaya çıkan “120 Bin Rum Vatandaşlık Bekliyor” haberi ise öyle sunulduğu gibi ”sempatik” değildir ve çok “vahim” bir durum söz konusudur.


Bu konu ile ilgili bir televizyonda yaptığımız konuşmayı alttaki linklerden izleyebilirsiniz:

17 Mart 2011 Perşembe

BOJİDAR ÇİPOF 14 MART 2011 ART (AVRASYA) TV'DE


Bojidar Çipof; 14 Mart 2011'de ART TV'de Gözde Kılıç Yaşın'ın sunduğu "21.Yüzyıl'da Dünya" programına telefonla konuk oldu. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Yunanistan ziyaretinin provokasyon olarak algılanması ve Yunan Basını’nda bu ziyarete yapılan tepkiler ile son günlerde ortaya çıkan 120 bin Rum'a vatandaşlık talebi hakkında; "İkumeniki Omospondia Konstantinupolition" (Konstantinopleliler'in Ekümenik Federasyonu) Başkanı Nikolaos Uzunoğlu’nun Türkiye’deki televizyonlara verdiği beyanlar ile bu oluşumun Türkiye'de ne yapmak istediğini ve bunun Batı Trakya’daki Türklerle mütekabiliyet esasları açısından ne anlama geldiğini analiz etti

14 Mart 2011 Pazartesi

DAVUTOĞLU’NUN YUNANİSTAN GEZİSİNİN VE 120 BİN RUM’UN TÜRKİYE’YE GERİ DÖNMEYE KALKIŞMASININ ANALİZİ

Dışişleri Bakanı “Ahmet Davutoğlu” Türkiye’den bir heyetle geçtiğimiz hafta “Batı Trakya”daydı. Bu gezi kapsamında İskeçe ve Gümülcine’deki Türklerle bir araya gelindi. Daha sonra ise Türkiye Selanik Başkonsolosluğu ve “Atatürk’ün Evi” ile Selanik’teki Osmanlı eserleri ziyaret edildi ve Selanik Belediye Başkanı “Yannis Butaris” ile de görüşüldü.
Yunan Medyası” bu gezi nedeniyle Davutoğlu’nu “porovokatör” ilan etti ve aleyhine yazmadığını bırakmadı, Batı Trakya’daki Türklerle ilgili söylemlerini de “aşırı tahrik” olarak niteledi. Bu öfkeye neden olan husus, Davutoğlu’nun oradaki Türklere “Müslüman Türkler” diye hitap etmesi ve “Seçilmiş Müftüler” ile görüşmesi oldu.
Peki, Davutoğlu oradaki Türklere ne demeliydi, nasıl hitap etmeliydi de Yunanlılar kızmasın?
Yunanistan’ın dediği gibi “Müslüman Helenler” ya da “Yunanlı Müslümanlar” mı demeliydi ya da seçilmiş müftülerle değil de Yunanistan’ın seçtiği ”kukla” müftüleri mi muhatap alsaydı ve onlarla mı görüşseydi?
Yunanistan Hükümet Sözcüsü “Yorgos Petalotis”, “Batı Trakya'daki Yunanlı Müslümanların davetsiz avukatlara ve savunuculara ihtiyacı yoktur” dedi. Böyle bir nezaketsizliği Türkiye’ye gelen bir yabancı devlet adamı için burada duyabilir misiniz? Yunanistan başta Rum Patrikhanesi ile ilgili olarak bizim aleyhimizde ne kadar söylemlerde bulunduğu, ortada olan bir gerçektir.
Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu; 7 Ocak 2011’de, Erzurum 2011 Kış Oyunları” ve “Büyükelçiler Toplantısı”nda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konuğu olmuş ve oradaki konuşmasında neler döktürmüştü, bunlar hafızalarımızdadır...
Yunanistan Hükümet Sözcüsü “Yorgos Petalotis” da Papandreu'nun Erzurum’da “cesaret” ve “kararlılık” gösterdiğini" söylemiş ve “Son yıllarda belki de ilk kez bir Yunanlı başbakan bu kadar şiddetle ve hem de belirli bir dinleyici kitlesi önünde milli çıkarlarımızla ilgili tezlerde bu denli cesaret, kararlılık ve açıklık gösterdi. Başbakan, Yunanistan ile Türkiye arasındaki işbirliğine apaçık ön koşullar koydu. İhlâllerin ve “Casus Belli”nin iyi komşuluk ilişkilerine yakışmayan ve Türkiye'nin AB perspektifi ile bağdaşmayan tavırlar olduğunu vurguladı. Kıbrıs sorununa uluslararası hukuk kurallarına saygı çerçevesinde adil ve kalıcı bir çözüm istedi. Yunanistan, bir kez daha PASOK hükümeti ile ses ve argüman sahibi olduğunu ve uluslararası alanda varlığını kanıtladı.” demişti.
Yahu, Dışişleri Bakanı Davutoğlu orada Yunanlıları bu kadar öfkelendirecek ne dedi? Yunanlıların hükümet sözcüsü işte yine resmi tavırlarını ortaya koydu ve “Batı Trakya'daki Yunanlı Müslümanların davetsiz avukatlara ve savunuculara ihtiyacı yoktur” dedi.
Türkiye, buradaki Rumlara ve Rum Patrikhanesi’ne böyle mi davranıyor? “Mütekabiliyet” diye bir kavram var ama bunun “mütekabisi” yok. Bunun adı, tek taraflı vermektir. Biraz argo deyişle “yolunan kaz” durumundayız!
Yorgo Papandreu Erzurum’da, kameraların önünde canlı yayında ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın gözüne baka baka, “KKTC’de Türk Askeri işgalcidir, Kıbrıs'ta işgal sürdükçe Türkiye AB üyesi olamaz.” demişti, “Türkiye neyi ispat etmeye çalışıyor. Tehditlerle hiçbir sorunu çözemezsiniz. Gerginlik aramızda ki ilişkileri zedelemektedir.” demişti...
Bu iki ziyareti karşılıklı kıyaslamaya kalktığımızda midemize “kramp” giriyor. Gerçekten “mütekabiliyet” ve “diplomatik nezaket” denen olgular Yunanistan’da Türkiye’ye karşı yok ve zaten hiç de olmadı...
Neden böyle sanki bizi efsunlamışlar gibi hep susuyoruz ve bizde taviz istediklerinde verdikçe de veriyoruz? Neden “mütekabiliyet” hiç aklımıza gelmiyor?
Tabi bir de şu var: Yunanistan’a ve Rum Patrikhanesi’ne son birkaç yılda o kadar çok tavizden de öte “edinimler” sağladık ki, ülkemiz çıkarlarına ters olan konularda o kadar çok “kolaylıklar” sağladık ki biz bu konuda gerçekten mi basiretimizin bağlandığı bir noktadayız. Bunu anlamakta zorlanır olduk. Hani basit bir kazayı ya da yaralamayı dakikalarca, sayfalarca yazan, sunan medyamız da nerede? Milli değerler açısından o kadar çok tavizler verdik ya da “hoşgörü” ile “gafleti” birbirinden ayrıştıramadık ki... Rum Patrikhanesi içeride, Yunanistan Batı Trakya’da, Kıbrıs’ta, Ege’de ve AB platformunda bize vurdukça vuruyor ve aldıkça da alıyor.
Bari şu Yunanlılara basınımız biraz “mütekabiliyet” etse...
Davutoğlu Batı Trakya’dakilere “Müslüman Türkler” diye hitap etti ve "Yunanca konuşan İstanbul Rumlarını nasıl ki bizim Yunan diye adlandırmamız en doğal şey ise sizin de anadilinizi ve dininizi korumanız da sizin en doğal hakkınızdır." dedi diye bakın ne manşetler atıldı.
Ta Nea Gazetesi, "Davutoğlu Yunanistan’ı Türk Azınlık ile tahrik ediyor" başlıklı haberinde şöyle yazdı: “Davutoğlu; Trakya Azınlığı'nı "Türk" olarak tanımladı ve haklarını Avrupa'da aramalarını istedi. Yaptığı konuşmalarda, “dillerinizi, dininizi ve kimliklerinizi korumalısınız, biz de size her zaman yardımcı olacağız ve bu konularda da sizi cesaretlendireceğiz.” demekle Yunanistan’ı tahrik etmiştir” şeklinde yazdı.
Elefteros Gazetesi ise: "Davutoğlu, Trakya Müslümanlarını ayaklandırıyor” manşeti attı.
Aklımıza Patrikhane ve Fener Rum Patriği geldi! Her fırsatta; “Çok zor durumdayız. Burada kendimizi Çarmıha gerilmiş hissediyoruz.” diyorlar ya...
Bu ve bunun gibi daha çok serzenişleri, şikâyetleri her fırsatta zaten dillendiriyorlar. Buna karşın, Türkiye’nin sağladığı çok sayıda korumayla dolaşan/korunan, VIP kapılarından girip çıkan, her fırsatta Başbakan düzeyinde devlet adamlarıyla aynı masada ve karede yer alan Rum Patriği’ne ve ekibine daha ne yapılmalıdır, daha ne kadar taviz verilmelidir?
Rum Cemaati için ise bir şey demeye gerek yok! Her Türk vatandaşından onların ne farkları vardır? İdari açıdan da Türk Halkı tarafından kendilerine gösterilen iyi komşuluk ve sevgi açısından da bu böyledir.
Burada tamir edilmesine izin verilmeyen bir Rum kilisesi yoktur. Cemaatin ihtiyacının çok üstünde olmasına karşın bütün Rum kiliseleri korunmaktadır ve açıktır. Her türlü tamir ve onarım, yapı yönetmeliğine uygun ruhsatlarla verilmektedir, sağlanmaktadır. Rum Patrikhanesi’nin binalarının Özal döneminde yeniden inşa edildiğini ve eskisinden kat kat büyük olarak inşa edildiğini de bu arada anımsayalım.
Bir “mütekabiliyetsizlik” gerçeği olarak ise Batı Trakya’daki camiler ve okulların tamirleri için türlü zorluklar çıkarılmakta, vakıfların adlarında “Türk” adı dahi kabul edilmemektedir. 2 bin kişi kadar olan Rum Cemaati’nde 60 kadar kilise var iken, Yunanistan’da süreç içinde el konulan hatta “diskotek” dahi yapılan camiler bulunmaktadır. Selanik ve hele Atina’da ibadet etme olanağı Müslümanlar için çok kısıtlıdır.
Şimdi Davutoğlu’nun Yunanistan ziyaretinde görüştüğü Selanik Belediye Başkanı “bir cami yapımına yardımcı olabileceğini” söylemiş. Bu söyleme de bizim medyamız manşet üstüne manşet atmıştır. “Aferin sana iyi Yunanlı başkan” demediğimiz kalmıştır...
Muhteremler! Altımızdaki toprak suya akıyor ama bizde ”tık” yok. Nedense bizde sadece olmayacak duaya “manşet” üstüne “manşet” atılıyor...
6 Ocak’ta Haliç’te suya Haçın atılma töreni esnasında duyulan ezan sesi üzerine Rum Patriği Bartholomeos ezanın bitmesini bekledi diye adamı “aziz” ilan etttik. Yani o esnada törene devam etseydi “Vay, ezana saygısızlık edildi” mi diyecektiniz? Bu adamlar Bizans’ın torunlarıdır hiç tongaya düşerler mi?
Papandreu, Erzurum’da Türkiye’ye “işgalci” ve daha neler dedi, bunlar haber niteliğinde sayılmadı ama aynı Papandreu, stadyumda bir cümle “Türkçe” konuşması manşetlerden inmedi.
Basiretimiz Yunanlılara/Rumlara karşı bağlı vesselam... Hadi bir hayırsever bulunsun ya da bir fon yaratılsın da bakalım “Selanik’te bir cami yapılmasınayardımcı olabileceğini” söyleyen Belediye Başkanı “Yanis Butaris”i ortada bulabilir misiniz?
Büyükada Rum Yetimhanesi’nin tapusunu Patrikhane’ye verdik...
13+1 Yunan asıllı papaza TC pasaportu da verdik. Şu anda 11 kişinin daha işlemleri yürüyor...
Heybeliada Ruhban Okulu’nu açmamızı istiyorlar...
Rum Patrikhanesi’ne Ekümenik olarak kabul etmemizi ve tüzel kişilik olarak tanımamızı istiyorlar...
Yapılan tüm manevralarda, Kıbrıs’tan da önemli olan husus Rum Patrikhanesi’nin “EKÜMENİKLİĞİ”dir... Rum Patrikhanesi’ni Ekümenik kabul etmek ise Türk toprakları üzerinde “ORTODOKS HALİFELİĞİ” kurulmasını resmen kabul etmektir...”
Bir sonraki adım da “Megali İdea” doktrinine göre “BİR GÜN İSTANBUL’un KONSTANTİNOPOLİS OLMASI ve BİZANS’IN TEKRAR İHYA EDİLMESİDİR...” Sıra şimdi sanırız buna geldi!
Geçen 10 Mart’ta “Habertürk Televizyonu”nda, Kostantinoplelilerin Ekümenik Federasyonu Başkanı Prof. Nikolaos Uzunoğlu’nun ağzından ortaya konan “İstanbullu Rumlar Vatandaşlık İstiyor” talebi ile de şaşkınlığa uğradık.
Türkiye toprakları üzerinde “Yunancılık” faaliyetleri ile bilinen ama medyamızda birkaç ufak ajans haberi dışında pek yer almayan, 1951 İstanbul doğumlu, Atina Teknik Üniversitesi’nde halen Profesör olan “Nikolaos Uzunoğlu”, “İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu Başkanı” sıfatıyla çok önemli açıklamalarda bulundu.
Bugüne değin Patrikhane ve Rumlarla ilgili tüm haberler ve gelişmeler ile kendileri açısından çok büyük edinimler sayılabilecek hususlar hep “hoşgörü” çerçevesinde ve basit bir hadise gibi medyamızda yer buldu. Kendilerine “entelektüel” tanımlaması yapan çevreler de bu edinimlere hep ”alkış” tuttu. Ama artık durum böyle “hoşgörü” çerçevesinde değerlendirilemeyecek bir boyuta geldi.
Sıra işgale mi geldi diye artık korkmaya başladık! Çünkü bunu da yine çok “sempatik” olarak şöyle sundular:
“İstanbullu Rumlar Vatandaşlık İstiyor”...
Vatandaşlık isteyenler, İstanbullu yani burada yerleşik olanlar değildir. Bunlar uluslararası yasalarla buradan gidenler ya da onların ikinci kuşaklarıdır. Şimdi Rum Patriği’nin, Anadolu’daki yerinde iki tane “taş” ya da “duvar” kalmış kiliselerde her sene neden ayinler yaptığını anladınız mı? İşte şimdi Patrikhane’de yüzlerce papaz olmasını neden istiyorlar ortaya çıkmaya başladı. Bu insanlar vatandaş olabilirlerse Anadolu’daki dedeye nineye “Bu ev benim dedemindi, babamındı” diyerek davalar açacaklar. Karşımıza binlerle ifade edilen mülkiyet davaları çıkacak.
 Bu iş; “Ne güzel Yunanlı kardeşlerimiz gelsinler” değil. Bu iş; “sirtaki, zeytinyağlı dolma ve pilaki” işi hiç değil.
İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu” da doğru bir tercüme değil. Bu federasyonun orijinal adı; “İkumeniki Omospondia Konstantinupolition”dur. Tercümesi ise; “Kostantinoplelilerin Ekümenik Federasyonu’dur.
Nikolaos Uzunoğlu, 13 Eylül 2008’de “Atina Classical Akropol Otel”de “Septemvriana 6/7-9-1955” adı altında Türkiye’yi yerden yere vurmuştur. Nikolaos Uzunoğlu, 28 Haziran 2010’da “Yunanistan Kapadokya Dernekleri Birliği” ve “Konaklı Belediyesi” ile müştereken Ürgüp’te yapılan bir sempozyumda konuşmacı olmuş ve oradaki insanların gözünü “sirtaki”, “pilaki” ve “buraya turist akacak, para yağacak” ile boyamış olan kişidir ve geçtiğimiz hafta “İmroz ve Bozcaada” dernekleri temsilcileri ile bir toplantı yapmıştır. Uzunoğlu’nun üst düzey 4 yöneticimizle de -kendine göre- çok tatminkâr görüşmeler yaptığı ve mutlu olduğu da Yunanistan kaynaklarında var.
Kapadokya, Ege, Marmara ve Karadeniz’de durmak bilmeyen bir Yunan sirkülâsyonu var. Durmuyorlar, bizden sürekli tavizler alıyorlar ve adımlarını artık sıklaştırdılar!
15 Ağustos’ta “Sümela Manastırı”ndaki ayin de bu “120 bin” kişilik vatandaşlık talebi gibi çok “sempatik” bir şekilde medyamızca sunulmuş ama sonra anlaşılmıştı ki seçilen 15 Ağustos tarihi, Fatih Sultan Mehmed’in, “Trabzon Rum İmparatorluğu”nu yıkmasının yıldönümüdür.
16 Mart ve öncesinde Yunanistan’da yapılacak etkinlikler ile Yunan Medyası dikkatle izlenmelidir. Çünkü 16 Mart 1964; “İsmet İnönü”nün 1930 tarihli “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”nı yasa ile iptal ettiği tarihtir. Bu Türkiye’nin başına “kara leke” gibi çalınmak istenen “1964 Sürgünleri” meselesinin aynı Trabzon’da olduğu gibi rövanşını almaya yöneliktir.
1964’te “Kıbrıs Olayları” baş gösterdiğinde “ “İsmet İnönü” tarafından 16 Mart’ta alınan bir kararla; Türkiye’de yerleşik “Yunanistan Vatandaşları”nın 6 ay içinde ülkelerine dönmelerini öngören bir yasa çıktı ve 6 ay beklemeden yürürlüğe sokuldu. Zira ortada, bu iki ülke arasında oluşan bir “savaş hali” vardı.
Dünya’nın her ülkesi, ikamet tezkeresi (oturma müsaadesi) ya da vize ile topraklarında bulunan kimselerin ülkesini terk etmesini isteyebilir ve bu uluslararası anlaşmalarda yeri bulunan bir durumdur. Resmi istatistiklerde “12.832” kişi görünmekle birlikte, bu sayı aile bağları dolayısı ile doğan zaruri göç edenlerden kaynaklanarak “30 bin” dolayındadır.
1964 Sürgünleri” yakın süreçte devamlı olarak Türkiye’nin başına kakılmaya başlanan bir hal almış durumdadır. Türkiye 1964’te kendi vatandaşlarına “gidin” demedi. Gidenler kendi rızaları ile ya da mecburi aile bağları nedeniyle gittiler.
Artık bunun rövanşını almak üzere ve resmen harekete geçmişlerdir. Bu iş Sümela’da bir ayinden çok ötedir. İşin içinde “120 bin” kişiye vatandaşlık verme durumu vardır. Bu da mı sempatiktir? Bu da mı iyi komşulukla, sirtakiyle, dolmayla, zeytinyağlı Rum mezeleriyle açıklanacak bir durumdur?
16 Mart’ta bakalım neler olacak ve Yunan/Rum tarafı daha ne kadar yol alacak. “Yol alacaklar” diyoruz çünkü gerçekten yol alıyorlar ve almaya da devam edecekler. 
Bu konu ile ilgili bir televizyonda yaptığımız konuşmayı alttaki linklerden izleyebilirsiniz:

12 Mart 2011 Cumartesi

BU İŞ ARTIK “SİRTAKİ” VE “PİLAKİ”DEN İBARET DEĞİL!


BU İŞ ARTIK “SİRTAKİ” VE “PİLAKİ”DEN İBARET DEĞİL! 
120 BİN TC OLMAYAN RUM VATANDAŞLIK İSTİYORMUŞ.

 120 bin Yunanlı; Türk vatandaşlığı almak istiyormuş. Bu kişiler, 1964’te Türkiye’den gönderilen Rumlar ve bunların ikinci kuşak çocuklarından oluşuyormuş.Yazımıza “mış”larla başladık! Cumhuriyet döneminde yaşanan bazı olaylar, son zamanlarda bir “güruh” Türkiye’yi kötü ve zalim göstermek ve akla gelecek ne kadar insanlık suçu içeren, münasebetsiz iş varsa; bunları yapmış bir ülke olarak lanse etmek için el birliğiyle çalışmaktalar...

Ulusal hedefi ya da ülküsü yani “Megali İdeası “Bir gün İstanbul’un yine Konstantinopolis olması” olan bir ülke durumundaki Yunanistan’ın, baş aktör olduğu bu kötü propagandanın temel ayaklarından biri de İstanbul Rumları ile ya da onları kullanarak yapılır ve çokça “mış” ile “miş” içerir.

Geçtiğimiz haftada ortaya çıkan, 120 bin Yunanlının Türk vatandaşlığı almak girişimi hakkında bir analize girmeden evvel Yunanistan’ın ve onun Türkiye’deki temsilcisi konumundaki, Fener Rum Patrikhanesi ile Türkiye Devleti arasındaki temel sorunları ya da onlar tarafından sorun şeklinde sunulan temel hususları irdeleyelim.

1- Lozan ve Mübadele
2- Varlık Vergisi
3- 6/7 Eylül Olayları
4- 1964 Sürgünü

LOZAN ANLAŞMASI VE MÜBADELE:  

Dört müttefik ülke olan; İngiltere, Fransa, İtalya Japonya bu konferansın toplanması çağrısı yapan ülkelerdir. Bunların yanı sıra; Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ve Amerika Birleşik Devletleri ise çağırılan beş ülkedir. Bulgaristan ise konferansta gözlemci olarak bulunmuştur.

Lozan’da imza altına alınmış maddeler, kararlar Türkiye’nin tek başına verdiği kararlar değildir. Kararlar; büyük bir heyetin baskısı altında alınmıştır ve bunlardan biri de Lozan Anlaşmasının, Yunanistan’la yapılan Ek Protokolüdür. Buna göre; Türkiye’de yaşayan Rumlar ve Yunanistan’da yaşayan Türkler karşılıklı göç ettiler. Bunun adı “Türkiye ile Yunanistan Nüfus Mübadelesi”dir ve “din” esasına dayanan zorunlu bir göç (mübadele) olmuştur.

Bu ek protokol mucibince, İstanbul, Bozcaada ve Gökçeada’da yaşayanlar dışındaki tüm Rumlar ile Batı Trakya’da yaşayanlar dışındaki tüm Türkler mübadele ile yaşadıkları yerlerden ayrılmak durumunda kaldılar. Göç elbet yani “mübadil olmak elbette ki güzel bir durum değildir. Zira insanlar evlerinden, yurtlarından, işlerinden velhasıl doğup büyüdüğü yerlerden ayrılmak zorunda kalmışlardır.

Türkiye ile Yunanistan’ın müştereken kurdukları ”Mübadele-î Ahali Komisyonu” ya da “Karma Komisyon” bu karşılıklı göçü organize etmiştir. Yunanistan ile Türkiye mübadeleyi müştereken yönetmişlerdir. Karma Komisyonun merkezi; “Ekim 1923”den “21 Haziran 1924'”e kadar Atina’da ve bu tarihten sonra, tasfiye edilene kadar İstanbul'da kalmıştır.  

Şimdi bazı kişi ve sivil toplum oluşumları ile vakıflar sanki Lozan’ı ve Mübadeleyi; Türkiye tek başına kararlaştırdı ve uyguladı gibi sürekli anti propaganda halindedirler.  

Mart 2009’da “Tesev Vakfı” adına bir rapor hazırlandı ve kitaplaştırıldı. Raporun ana başlığı “BİR ‘YABANCI’LAŞTIRMA HİKÂYESİ” ve alt başlığı ise “Türkiye’de Gayrimüslim Cemaatlerin Vakıf ve Taşınmaz Mülkiyet Sorunu”dur ve hazırlayanlar Av. Kezban Hatemi ile Dilek Kurban’dır. 

Raporun ilk paragrafı şöyle başlar: “Türkiye’nin Cumhuriyet ile yaşıt olan ‘azınlık sorunu’, Lozan Antlaşması’nın imzalandığı 1923 senesinden bu yana ülkenin temel siyasi meselelerinin başında yer almaktadır.

Lozan temel bir mesele ise bu “temel mesele”nin salt Türkiye’nin sırtına yüklenmek istenmesi ise anlaşılamazlardan biridir. Burada çok ilginç bir nokta ise rapora katkıda bulunanlara yapılan şu teşekkürdür:

TESEV, bu raporun yayımlanması ve tanıtılmasındaki katkıları için Hollanda İstanbul Başkonsolosluğu, Açık Toplum Vakfı ve TESEV Yüksek Danışma Kurulu’na Teşekkür eder.

Açık Toplum Vakfı”nın bir “Soros Eseri” olduğunu anlamak için interneti şöyle bir tıklamak kâfidir ve bu vakfın başta medya ve akademik çevreler olmak üzere ülkemizdeki “entelektüel” yapıya yıllık yüz milyon dolarlarla ifade edilen yardımlar yaptığı da bir gerçektir.

Hollanda İstanbul Başkonsolosluğu’nun ise bu yaratılmak istenen paradigmadaki yerini anlamakta zorlanmaktayız. Burada eğer Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu’nu aktörler arasında görseydik, bunu anlamakta zorlanmazdık. Ancak Hollanda’nın da bu sahada yer almasını şu meşhur, “Amcam beni niye öptü?” sözü ile bağdaştırmak gerçek bir tespittir kanaatindeyiz.

VARLIK VERGİSİ:  

Aşırı milliyetçi tavrıyla bilinen “Şükrü Saraçoğlu Hükümeti”nin, 5 Ağustos 1942’de Meclise sunduğu Hükümet Programında yer alarak 11 Kasım 1942'de “4305” sayılı kanun olarak yasalaşmış bir kanundur. Bu yasaya göre; tamamı gayrimüslimlerden oluşan bir listeye çok yüksek miktarlarda vergi salınmış ve ödeyemeyenler Aşkale’ye zorunlu çalışmaya sürgün edilmişlerdir. Devlet bütçesi 394 milyon lira olan bir dönemde Varlık Vergisi’nden 315 milyon lira toplanmıştır ve bu rakamın %70’i İstanbul’dan tahsil edilmiştir. Türkiye her ne kadar bu vergilerin karaborsacılara ve vergi kaçakçılarına kesildiğini iddia etse de bu; Dünya’da çok büyük bir skandal olmuş ve tepkiler karşısında 1943’te buna son verilmiştir. 

6/7 EYLÜL1955 OLAYLARI:  

6 ve 7 Eylül olayları; Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı haberi ile başlayan ve 2 gün İstanbul’da süren, en çok Rumları hedef almakla birlikte diğer gayrimüslimlerin de ev ve işyerlerine yönelik bir yağma hadisesidir. Devletin bizzat örgütlediği iddia edilmekte ve bunda hakikat payı da bulunmaktadır.

4 Madde halinde verdiğimiz temel hususlardan “Varlık Vergisi” ile “6 ve 7 Eylül Olayları” Türkiye’nin bir ayıbıdır ve sırtındaki kara birer lekedir. 

AMA TÜRKİYE BUNLARLA YÜZLEŞMİŞTİR, KABUL ETMİŞTİR ve TAZMİNAT ÖDEMİŞTİR. 

1964 SÜRGÜNLERİ:  

Türkiye’nin “kabul” ettiği ve “tazmin” de ettiği bu iki “kara leke” dışındaki ve sürekli isnat edilmeye başlanılan baş ağrıları arasında, bir de “1964 Sürgünleri” vardır. Ve geçtiğimiz hafta ortaya çıkan, bunların hayatta olanları ile ikinci kuşaklarına yönelik “120 bin vatandaşlık” talebi yeni bir krizin başlangıcı gibi görünmektedir.  

Lozan’dan ve Mübadele’den sonra Türkiye ile Yunanistan’ın arası 1925 yılında Patrik “Konstantin Araboğlu” vakası ile açılır ve ilişkiler 1930’a kadar kötü bir seyir izler. 1930’a Atatürk ile Venizelos arasındaki oluşan dostluk sonucunda imzalanan “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması” ile buzlar çözülür ve ilişkiler normalleşir. Bu anlaşma mucibince; karşılıklı ikamet ve ticaret artar. Bu anlaşmadan nemalanan Yunan/Rum tarafıdır. Zira Türkiye’den Yunanistan’a doğru istatistiklere girecek mahiyette bir ticaret/yerleşim akış olmamıştır.

İstanbul ağırlıklı olarak ikamet eden Yunan/Rumların sayısı bu süreçte hızla artar. Yeni gelenlerin buradaki Rumlarla oluşan evlilik bağları neticesinde; ailelerde farklı vatandaşlık durumu ortaya çıkar. Bir kısım fertleri Yunan, bir kısım fertleri Türk vatandaşı olan ailelerin sayısı binlerle ifade edilir.

1964’te “Kıbrıs Olayları” baş gösterdiğinde “16 Mart”ta “İsmet İnönü” tarafından alınan bir kararla; Türkiye’de yerleşik “Yunanistan Vatandaşları”nın 6 ay içinde ülkelerine dönmelerini öngören bir yasa çıkartır ve 6 ayı beklemeden yürürlüğe sokulur. Zira ortada; bu iki ülke arasında oluşan “savaş hali” vardır.

Dünya’nın her ülkesi; ikamet tezkeresi (oturma müsaadesi) ya da vize ile topraklarında bulunan kimselerin ülkesini terk etmesini isteyebilir ve bu Uluslararası anlaşmalarla kabul edilmiş bir durumdur. Resmi istatistiklerde “12.832” kişi görünmekle birlikte, bu sayı aile bağları dolayısı ile doğan zaruri göç edenlerden kaynaklanarak “30 Bin” dolayındadır.

1964 Sürgünleri” yakın süreçte devamlı olarak Türkiye’nin başına kakılmaya başlanan bir hal almış durumdadır. Türkiye 1964’te kendi vatandaşlarına “gidin” demedi. Gidenler kendi rızaları ile ya da mecburi aile bağları nedeniyle gittiler. Son birkaç sene içinde bırakalım 1964’ü artık “Lozan”dan ötürü ve mutabakatla yapılan “zorunlu göç” de artık Türkiye’nin sırtına kara leke olarak eklenmek istemektedir.

Yukarıda yazdığımız "Hollanda" örneği gibi, Fener Rum Patrikhanesi’nin arkasına aldığı ABD ve AB ülkelerinin desteği ile artık sadece Yunanistan’ın baş aktör olmadığı bir süreç içinde, sürekli Türkiye’ye saldırılmaktadır.

Büyükada Yetimhanesi’nin tapusunun Patrikhane’ye tescil edilmesi, 2010 sonlarında 14 Yunanlı papaza Türk vatandaşlığı verilmesi ve bu sayının arttırılmasına çalışılması ki 11 kişi için şu anda yürüyen işlemler bulunmaktadır. Yeni listelerle papaz sayısı daha da çok arttırılmak da istenmektedir/istenecektir, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması talebi ve Patrikhane’ye “Ekümenik” statüsünün verilmesi ise son büyük taleptir.  

İstanbul’da bulunan “2 bin” dolayındaki "Rum Cemaati" için 100 kişiye varan papaz ve metropolit kadrosunun kişi başına bölünmesiyle ”dini ihtiyaç” adına çok fazla bir rakam ortaya çıkmaktadır. Yazılarımızda ve televizyon programlarımızda çok sık dile getirdiğimiz üzere; bu bir “dini ihtiyaç” değildir. “Megali idea”ya göre “Ekümenik” statüsünün peşinde koşan Rum Patrikhanesi’nin maiyetini Ekümenik Patrikhane’ye “yaraşır” bir kadroya dönüştürmek gayretidir.

Ve geçtiğimiz 11 Mart günü ikindi haberlerinde “Habertürk Televizyonu”nda bir zamandır, Türkiye üzerinde “Yunancılık” faaliyetlerinde  bulunan bir kişi beyanat verdi.  

Çok sempatik bir sunuşla ve “İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu Başkanı” sıfatıyla çok önemli açıklamalar yaptı. Bu kişi; 1951 İstanbul doğumlu, Atina Teknik Üniversitesi’nde Profesör olan “Nikolaos Uzunoğlu”ydu.

Bugüne değin Patrikhane ve Rumlarla ilgili tüm haberler ve gelişmeler ile kendileri açısından çok büyük edinimler sayılabilecek hususlar hep “hoşgörü” çerçevesinde ve basit bir hadise gibi medyamızda yer aldı. Kendilerine “entelektüel” tanımlaması yapan çevreler de bu edinimlere hep ”alkış” tuttu. Yazımızda değindiğimiz gibi yüzleşilen ve gerçekten Türkiye için birer ”kara leke” diye tanımlananlar dışında; uluslararası anlaşmalarla ya da 1964 örneğinde olduğu gibi uluslar arası yasalarla “hak” olan uygulamalar için de Türkiye suçlanmaktadır.

Sıra işgale mi geldi ne? Çünkü bunu da yine çok “sempatik” olarak şöyle sundular: İstanbullu Rumlar Vatandaşlık İstiyor”...

Vatandaşlık isteyenler, İstanbullu yani burada yerleşik olanlar değildir. Bunlar uluslar arası yasalarla gidenler ya da onların ikinci kuşaklarıdır.

Şimdi Rum Patriği’nin, Anadolu’daki yerinde iki tane “taş” ya da “duvar” kalmış kiliselerde her sene neden ayinler yaptığını anladınız mı? Şimdi neden yüzlerce papaz istiyorlar anladınız mı?  

Şimdi bu adamlar gelecekler ve Anadolu’daki dedeye nineye “Bu ev benin dedemindi” diyerek davalar açacaklar. Karşımıza binlerle ifade edilen mülkiyet davaları çıkacak.  
 
Bu iş; “Ne güzel Yunanlı kardeşlerimiz gelsinler” değil.  

Bu iş; “sirtaki ve pilaki” işi hiç değil.

İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu” da doğru bir tercüme de değil. Bunlar her zaman yaptıkları gibi Yunancadan Türkçeye “Konstantinopolis”i “İstanbul” olarak tercüme ederler. Türk alfabesiyle "Konstantinopolis" yazılamaz mı? Ama onlara göre burası “İstanbul” değil ki tabi ki yazmazlar. Bu federasyonun orijinal adı; “İkumeniki Omospondia Konstantinupolition”dur. Tercümesi ise; “Kostantinoplelilerin Ekümenik Federasyonu’dur.

Nikolaos Uzunoğlu; 13 Eylül 2008’de “Atina Classical Akropol Otel”de “Septemvriana 6/7-9-1955” adı altında Türkiye’yi yerden yere vurmuştur.  

Nikolaos Uzunoğlu; 28 Haziran 2010’da “Yunanistan Kapadokya Dernekleri Birliği” ve “Konaklı Belediyesi” ile müştereken Ürgüp’te yapılan bir sempozyumda konuşmacı olmuş ve oradaki insanların gözünü “sirtaki” “pilaki” ve “buraya turist akacak, para yağacak” ile boyamış olan kişidir.

Konaklı Belediye Başkanı Ferudun Bilge, Ürgüp Belediye Başkanı Fahri Yıldız, Mustafa Paşa Belediye Başkanı Levent Ak’ın da katıldığı bu sempozyumu Selanik Üniversitesinde Profesör olan “Nikolaos İncesiloğlu” başkanlık etti ve Fener Rum Patriği’ne plaket verildi.  

Nikolaos Uzunoğlu; geçtiğimiz hafta “İmroz ve Bozcaada” dernekleri temsilcileri ile bir toplantı yaptı. Stratejilerini belirliyorlar bakınız 16 Mart’ta ne var?  

Nikolaos Uzunoğlu’nun üst düzey 4 yöneticimizle -kendine göre- çok tatminkâr görüşmeler yaptığı ve mutlu olduğu da Yunanistan kaynaklarında var.

Çok dikkatli olunmalıdır. Kapadokya, Ege, Marmara ve Karadeniz’de durmak bilmeyen bir Yunan sirkülâsyonu var. Durmuyorlar, bizden sürekli tavizler alıyorlar ve adımlarını artık sıklaştırıyorlar.  

Dışişleri Bakanımız “Ahmet Davutoğlu” geçtiğimiz hafta bir “Batı Trakya” gezisi yaptı. Oradaki Türklere “Müslüman Türkler” diye hitap etti ve “Seçilmiş Müftüler” ile görüştü diye “Yunan Medyası” onu “provokatör” olarak ilan etti. Davutoğlu orada ne demeliydi? Oradaki azınlığa Yunanistan’ın dediği gibi “Müslüman Helenler” mi demeliydi ya da seçilmiş olanla değil de Yunan’ın seçilmişi kabul etmeyerek kendi atadığı ”kukla” müftüyle mi görüşseydi.

Yunanistan Hükümet Sözcüsü “Yorgos Petalotis”, “Batı Trakya'daki Yunanlı Müslümanların davetsiz avukatlara ve savunuculara ihtiyacı yoktur” dedi. Bizim hükümet ve devlet mensuplarımız Türk vatandaşı Rumlar için böyle bir ifade kullanır mı, kullanabilir mi?

Yunan Medyası resmen ayağa kalktı ve Davutoğlu hakkında yazmadığı kalmadı ama bizde her Patrikhanece ya da Yunanlılarca her yapılan ya da kazanılan; inanılmaz ölçüde “sempatize” edilerek sunuluyor.

Davutoğlu’nun gezi programı çerçevesinde görüştüğü bir belediye başkanı “bir cami yapımına yardımcı olabileceğini” söylemiş. Hadi bir hayırsever bulunsun ya da bir fon yaratılsın bakalım “yardımcı olabileceğini” söyleyen belediye başkanı ortada bulunabilir mi?

Yahu bizi kim böyle efsunladı da “mütekabiliyet” falan aklımıza gelmiyor? Burada zor durumda olan, ezildiğini söyleyen ama devletin bir manga korumasıyla korunan ve VIP kapılarından girip çıkan Rum Patriği’ne daha ne yapılmalıdır?

15 Ağustos’ta “Sümela Manastırı”ndaki ayin de bu “120 bin” kişilik vatandaşlık talebi gibi “sempatik” bir şekilde medyamızda sunulmuş ama sonra anlaşılmıştı ki seçilen 15 Ağustos; Fatih Sultan Mehmed’in, “Trabzon Rum İmparatorluğu”nu yıktığı günün yıldönümüydü.

10 Mart’ta “Habertürk Televizyonu”nda, "Kostantinoplelilerin Ekümenik Federasyonu" Başkanı Prof. Nikolaos Uzunoğlu’nun ağzından ortaya konan “İstanbullu Rumlar Vatandaşlık İstiyor” rastgele bir zamanda söylenmedi.

16 Mart öncesi Yunanistan’da yapılacak etkinlikler ve Yunan Medyası dikkatle izlenmelidir. Zira 16 Mart 1964; “İsmet İnönü”nün 1930 tarihli “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”nı yasa ile iptal ettiği tarihtir.

“Sirtaki” ve “Pilaki” meraklılarına duyurulur.



http://www.ilk-kursun.com 




Bu konu ile ilgili bir televizyonda yaptığımız konuşmayı alttaki linklerden izleyebilirsiniz:

http://www.youtube.com
http://vimeo.com/20927228
http://www.dailymotion.com


11 Mart 2011 Cuma

BOJİDAR ÇİPOF 11 MART 2011 TEK RUMELİ TV'DE GÜNÜN KONUĞU



Bojidar Çipof; 11 Mart 2011'de Tek Rumeli Tv'de Murat Er'in sunduğu "Gün Ortası" programına konuk oldu. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Yunanistan ziyaretinin provokasyon olarak algılanması ve buna yapılan tepkiler ile son günlerde ortaya çıkan; 120 bin Rum'a vatandaşlık talebi hakkında ve "İkumeniki Omospondia Konstantinupolition" (Konstantinopleliler'in Ekümenik Federasyonu) adı altındaki bu oluşumun Türkiye'de ne yapmak istediğini analiz etti.

9 Mart 2011 Çarşamba

PATRİK KONSTANTİN ARABOĞLU HAKKINDA ARAŞTIRMACILARA KAYNAK BİLGİLER

Türkiye ile Yunanistan’ı 1925 yılında bir kez daha savaşmaya kadar götüren bir kişi olan Patrik 6.Konstantin’in (Konstantin Araboğlu) kemiklerini, 6 Mart 2011’de, Türkiye’ye çok sempatik bir şekilde sunarak Yunanistan’dan getirterek İstanbul’daki Balıklı Mezarlığı’nda bulunan patriklerin mezarları arasına gömdüler. Bu aslında Patrikhane açısından çok önemli bir adımdı ve medyanın da ilgisizliği ile kamuoyunda pek dikkate alınmadı. Ya da fazlasıyla sempatik bir şekilde sunuldu.

Rum Patrikhanesi’nin, son zamanlarda attığı büyük adımlar arasında, onlara göre son derece önemli olan bu gelişmeleri çeşitli makalelerimizde ele aldık. Aşağıda linkleri bulunan makalelerimiz, tarih sırasıyla sitemizde çıktı: 

http://www.ilk-kursun.com/2011/02/rum-patrikhanesi-turkiye-cumhuriyeti-ile-dalga-mi-geciyor/


Üzerinde çalışmakta olduğumuz ve bilimsel veriler, belgeler ve kaynaklarla yazdığımız bir kitap içindeki, bu konu ile ilgili bölümleri; araştırmacılara ve ilgili medya mensuplarına daha geniş bir şekilde istifadeye sunma adına bu çalışmayı siteye ekledik. Okunduğunda görülecektir ki kamuoyuna, basit bir mezarın nakli gibi sunulan bu hadisenin Rum Patrikhanesi açısından çok önemli bir arka planı vardır. 

PATRİK 6.KONSTANTİN (KONSTANTİN ARABOĞLU)

Patrik 6. Konstantin 17 Aralık 1924 ile 30 Ocak 1925 [1] ta­rihleri arasında patriklik yapmıştır. Selefi Patrik 6.Gregorios; 17 Ka­sım 1924’te ölünce yerine kimin patrik olacağı meselesi ortaya çıktı. Hükümet; seçilecek patriğin, Yunanlı ya da Türk düş­manı olmaması için, Rum Patrikhanesi'nin dikkatini çekti. Başta Rumca gazeteler olmak üzere Rum tarafı, Türk düşmanı birini patrik yapmak üzere çalışmalara, propaganda yapmaya başladı­lar. Alınan ilk haberlere göre, davranışları ve hareketleri pek uy­gun olmayan, Kadıköy Metropoliti, patrikliğe adaydı, ikinci bir isim olarak gündeme gelen Maçka Metropoliti Kirilos ise Rum­ca gazeteler tarafından bilhassa fena diye gösteriliyordu. Vatan Gazetesi bu konuda şunları yazdı: [2]

“... Alınan müvessik haberlere göre bunlar patrikliğe Ka­dıköy Metropolid’ini getirmek azmindedirler. Hâlbuki bu medropolidin ahval ve harekâtı pek malumdur. Rumca gazetelerin bilhassa fena diye gösterdikleri Maçka Metropolidi Kirilos'a gelince, gerçi metropolidlerden hiçbirinin hükûmete karşı âdem-i muhalefette bulunduğu tasavvur edilemezse de Maçka Metropolidi diğerlerine nazaran daha ehven vaziyettedir.  

Hükûmet mahafilinden resmi bir mütalaa gelmemek­le beraber Maçka Metropolidi Kirilos'un intihabda kazanması ile hasî telâkki edileceği anlaşılmaktadır. Esasen Kadıköy Metropolidi intihabda kazanmış olsa bile keyfiyet-i intihab neticelenememeğe mahkûmdur.”

Patriğin kim olacağı tartışmaları Aralık ayının ortalarına kadar sürdü ve bu sefer ortaya, Yunan uyruklu “Terkos Metro­politi Konstantin”in adı atıldı. Terkos Metropoliti Konstantin Araboğlu; Mübadelei-Ahali Komisyonu’nun hazırladığı Yunanistan'a sevk edilecek Rumların listesinde yer almaktaydı ve bir müddet sonra da hudut dışı edilecekti. Mübadele kapsamına giren bi­rinin Patrik seçilmesi durumunda, Türkiye’nin bu kişiyi sınır dışı edemeyeceğini düşünerek böyle bir komplo hazırlandı. Patrikhane’nin kendi görüşüne göre bir patrik sınır dışı edilirse yurt dışında tepkiler olacaktı. O tarihlerde İs­tanbul'da bulunan Yunan delegesi Eksindaris ile Sen Sinod üye­leri, “Terkos Metropoliti Konstantin”i seçmek üzere hazırlıklara başladılar. Asıl amaç bu şekilde Lozan Anlaşması'nı delmek ve diğer metropolitler için bir emsal oluşturmaktı. Bu suretle, diğer Yunan uyruklu Sen Sinod üyelerini de Mübadelei-Ahali kapsa­mı dışında tutmak ve İstanbul’da kalmalarını sağlamak mümkün olabilirdi. Konstantin'in sınır dışı edilmesinden sonra, Yunan delegesi Eksindaris ortalığı yaygaraya vermeye devam ederken, “Tevhid-i Efkâr Gazetesi” Eksindaris için şunları yazdı:[3]

“Meğer Türk matbuatı (Eksindaris) aleyhine yazılar yaz­makta pek haklıymış bu adamın bildirimiz ve yazdığımız Türk aleyhtarı icraatına ilave olarak yeni bir marifetine de şahit oluyo­ruz (...) Türk Hükûmetinin hareketi patrikhane müessesesini mevcut teşkilat ve eşhas ile birlikte tanımış olan (Lozan) muahedesi ahkâmına muhaliftir.”   

16 Aralık 1924 tarihinde İstanbul Vilayeti Patrikhaneyi ikaz ederek, bu kişinin mübadele listesinde olduğunu hatırlat­mış ve gereksiz bir seçim yapılmamasını istemişti. Mübadelei-Ahali Komisyonunda görevli Türk delegesi Selahattin Bey gazetelere; “Konstantin kayıtsız şartsız mübadeleye tabii Rumlardandır. Esasen kendisi de bunu inkâr etmiyor. Lakin Metropolid olduğunu ileri sürerek istisnasını istiyor. Mübadele mukavelenamesinde böyle bir kayıt yoktur. Binâenaleyh ister Metropolid, ister Patrik olsun alalede bir Rum’dan farkı yoktur. Bu hususta katiyen tereddüt olamaz.” diyerek bu seçimi kabul et­menin mümkün olmadığını ifade etti. Buna rağmen 17 Aralık 1924 tarihinde Rum Patrikhanesi’nde Sen Sinod Meclisi olağa­nüstü toplanarak Konstantin’i patrik seçti ve Patrik tahtına oturttu.[4]

KONSTANTİN SINIR DIŞI EDİLİYOR

Vatan Gazetesi’nde, patrikhanenin seçilen patriğin sınır dışı edilmesinden dolayı endişe duymakta olduğu ve muhtemel sınır dışı işlemini durdurmak için ortalığı telaşa vermeye başladığı ayrıca Dünya kiliselerine telgraflar çekerek durumu protesto et­tiği bildirildi. Bu arada Türkiye'nin geri adım atacağı düşünülerek dış basında büyük bir propaganda başladı. 30 Ocak 1925 sa­bahı İstanbul Polis Müdür Muavini İsmail Hakkı Bey bir gurup polis ile beraber Konstantin’i alarak Sirkeci Garı’ndan trene bindirdi ve sınır dışı etti. [5]

Yunan İçişleri Bakanı General Kondilis; Patriğin derhal geri dönmesini ya da Türkiye'ye savaş ilan edilmesini istiyordu. Yunanistan’da seferberlik ilan edildi, bir kaç tertip asker toplan­dı ve Türkiye'ye bir nota verildi. Bu notada; Türkiye’yi tekrar sa­vaş açmakla tehdit ettiler. Yunanistan ayrıca Birleşmiş Milletlere de müracaat ederek. La Haye Adalet Divanı’na başvur­mak istediğini bildirdi. Bu arada Fener Rum Patrikhanesi de boş durmuyordu. Dünya Kiliselerine telgraflar çekerek des­tek arıyorlardı. Patriğin sınır dışı edilmesi ile Türkiye’yi Lozan Anlaşması’nı ve anlaşmanın azınlıklar ile ilgili 44. maddesini ihlal et­mekle suçlandı. Chicago Tribün Gazetesi de patriğin sınır dışı edilmesi ile ilgili Atina kaynaklı olarak. Yunan ordusundaki huzursuzluğu şöyle dile getirdi.

Yunanistan Cemiyet-i ihraç edileceğine dair teminat iste­yecektir. Harp tehlikesi böylece tamamen bertaraf olacaktır. Fakat hükûmet siyasetini değiştirerek itidale meyletmesi askerî mahafili kızdırmaktadır. Bunların kendince Yunan şeref ve namusu tehlikededir. Hâlbuki şarkî Türkiye’nin işgali kolay bir iş­tir.”  Yukarıdaki haberi, alıntı olarak veren Vatan Gazetesi şunları yazdı:

Şurasını hatırlatalım da Anadolu Harbini müteakip Yu­nan askerî ihtilali Şarkî Türkiye’yi muhafaza iddiasıyla tertip edilmiş, fakat ilk işi Şarkî Türkiye'den çekilmek olmuştu.” Gazete; Yunan Ordusu’nun bu beyanatının, pek ciddiye alınmaması gerektiğini de vurguladı. Aynı gazetede; İngiliz Daily Telgraf Gazetesi’nin, Atina kaynaklı bir haberinden yapılan alıntı ise daha da düşündürücüdür. Nüfuzlu bir Rum ile yapıldığı iddia edilen röportaja göre;

Patrik 4.Konstantin İstanbul’dan ihraç edilmiştir. Muma­ileyh ne istifa etmiştir ne de sinod tarafından “hal” edilmiştir. Sinod meclisi böyle bir işi yapamaz. Zira bu hareket ile Türk Hükûmeti’nin yaptığı muameleye kanunî bir şekil vermiş olur” denmiştir. Bu röportajın devamında da patrikhanenin İstan­bul'da kalmasının, Lozan'daki Türk Heyeti’nden Rıza Nur’un yap­tığı nezaketsizlik üzerine, İsmet Paşa'nın durumu düzeltmek için verdiği taviz olduğu şöyle iddia edilmektedir. [6]

Rıza Nur Bey; Ermeni ve Patrikhane meselesinin konfe­ransta mevzu bahsedilmesinden fevkalâde hiddet etti. Raportör Mösyö (Lakruva'nın) raporunu okumasına mani oldu ve ellerini yukarı kaldırarak konferans salonundan çıktı gitti.   

Bu nezaketsiz muamelesinden başka Rıza Nur Bey hiyle ile söz almıştı. Binâenaleyh Türk murahhasın bu hali baş murahhaslara anlatıldı. Fakat İsmet Paşa bunu işitince Türk heyet-i murahhası arasında bir arbede koptu. Herhalde bugünden sonra Rıza Nur Bey’in sesi kısıldı. Bu hadisenin Patrikhâne'yle alakası vardır. Zira İsmet Paşa ertesi gün konferansta gayet nazik dav­randı. Halinde ve tavrında ikinci murahhasın yaptığı nezaket­sizliği tamir etmek düşüncesi vardı. İşte Türkler bu suretle Patrikhânenin İstanbul’da kalmasına razı olmuşlardı...”

KONSTANTİN GERİ DÖNEMİYOR

Geri dönmek için ümidi azalan Patrik; gazetelere “Türkler geri dönmeme izin vermezlerse,  patrikhanenin nakli gerekecek­tir.” demiştir. Görülüyordu ki İstanbul’da kalması için uğruna büyük mücadele­ler verilen Patrikhaneyi, bir patrik makamını kaybetmemek için gerekirse satabiliyordu. Oysaki “Megali İdea’ya göre bir gün İstanbul tekrar Konstantinople olacaktır. Ve bu nedenle de patrikha­ne İstanbul’dan nakledilmemelidir.” diye düşünen, Yunanistan Patrikhane’nin hiç bir suretle İstanbul’dan naklini istemiyordu.   

Konstantin'in sınır dışı edilmesi konusunun bu kadar uzaması üzerine Başbakan Fethi Okyar Büyük Millet Meclisi'nde bir konuşma yaparak konu hakkında meclise bilgi verdi. Tevhid-î Efkâr; “Başvekilin Yunan Yaygarası Hakkında Büyük Mil­let Meclisindeki Mühim Beyanatı” başlığını attı. Gazetede ayrıca, alt başlıklarda şunlar vardı: [7]

“Türkiye hukuk hükümraniyesine hiçbir sûretle müdahale edilmesini katiyyen terviç etmez.   

Başvekil hükûmetiniz hadisâtı büyük bir dikkat ve basiret­le takip etmektedir diyor. Rauf Bey Hükûmetin başpapazın şev­ki etrafındaki şirretliklere karşı ittihaz etmiş olduğu mesleği tasvip ediyor Rumlar Konstantini kasten intihap ediyorlar.”

1925 Şubat ayı başında, Türkiye'nin kararlı tutumuyla, Konstantin'in geri gelemeyeceğini anlayan İstanbullu Rumlar; buradaki mevcudiyetleri için patrikhaneyi bir tehdit olarak görmeye başlamışlardı ve bunun üzerine. Patrik Konstantin’e telg­raflar çekerek, buhran yaratmadan istifa etmesini istemeye baş­ladılar.[8]

Konstantin’in hiç bir suretle geri dönemeyeceğini geç de olsa anlayan. Patrikhane mensuplarında artık yeni bir Patrik seçmek gerekir düşüncesi belirdi. “Konstantin İstifaya Razı Olmuş - Gürültü pa­ra etmeyince yeni patrik İntihabı fikri herkese tabii görünmeye başlamıştır.” Başlığıyla verilen bir haberde artık ümidini kay­beden Konstantin hakkında şunlar yazıldı: [9]

Aldığımız malumata göre mübadeleye tabi başpapaz Konstantin mevkiini muhafaza imkânından ümidini kesmiş ve istifaya karar vermiştir. Konstantin Patrikhaneye dokunulmaması şartıyla istifaya müheyya olduğunu söylemiştir.   

Evvelki gün şehrimizdeki Rumlardan bazıları Konstantin'e bir telgraf çökerek buhranlara sebebiyet vermemek üzere istifa etmesi böylece yeni bir patrik intihabına imkân bırakması talep olunmuştur. Rum cemaatinde şimdiye kadar Yunan nüfûzu al­tında bir Patrikhanenin Rumların bir cemaat sıfatıyla Türki­ye'de mevcudiyetlerini muhafaza etmeleri için şart-ı esası teşkil ettiği zannediliyordu. Hâlbuki şimdi bu şarta tâbi bir patrikhânenin Rumların Türkiye'de idare-î mevcudiyetini bila­kis imkân haricine çıkaracağı anlaşılmaktadır.”

Avrupa gazetelerinde de Konstantin’in artık istifa etmesi ve Türkiye'nin şartlarına uygun bir patrik seçilmesinin gerekli olduğu yolunda haberler çıkıyordu. 13 Şubatta Lord Gurzon, Canterburry Başpiskoposu’na, mübadeleye girmeyen bir metro­politin patrik olmaması gerektiğini söylemiştir. İngilizlerin desteğinin de geri çekilmesi ve durumun ümitsiz olduğunu gören Payrikhane Sen Sinod'u; Konstantin’i azletmek üzere toplandı. Bu arada bazı yabancı ülkeler tarafından, Türk Hükümeti'ne müracaatlar yapılıyordu. Fransız, İngiliz ve Romanya Büyükelçileri, Başbakan'a müracaat ederek duruma bir çare bulunması yönünde tel­kinlerde bulunuyorlardı.[10]   

Yunan Efimeris Gazetesi’nden alıntı yapan Vatan Gazetesi; Konstantin'in başka bir patrik seçilmesi durumunda, Sen Sinod üyelerini görevden alarak yeni bir Sen Sinod teşkil ettirip, pat­rikhaneyi de Aynoroz'a taşımayı düşündüğünü yazdı. [11]

En nihayet Mayıs ayının sonunda Konstantin, Patriklikten çekildiğini belirten istifa mektubunu gönderdi. Bunun üzerine Sen Sinod yeni bir Patrik belirlemek üzere toplandı. Bir kriz bi­terken yeni bir kriz belirdi. Patrik olarak bir zamanlar Türklere kin kusan “Kara Kitap” ın hazırlayıcısı olan Yoakim, Patrik yapılmak islendi. Daha önce bu konuda kararlı bir tutum gösteren Hükümet derhal duruma el koyarak Türk düşmanı Yoakim’in de Patrik olamayacağını bildirdi. Durumun ciddiyetini gören Sen Sinod 13 Temmuz günü 2.Vasilyanus’u patrik seçti. Konstantin ile Vasilyanus arasında pek bir fark yoktu. Çünkü Vasil­yanus da savaş esnasında pek makbul bir tutum içinde değildi ama mübadeleye tabi olmadığı için emsal teşkil etme durumu yoktu.   

Bir hükümet yetkilisi şunları beyan etti: [12]

“Türk dostu bir patrik aramanın nafile olduğunu ve Konstantin ile Vasilyanus arasında bir fark aramak nafiledir”. Bu seçime artık hükümet de ses çıkarmadı ve Vasilyanus patrik oldu. [13]

Sardeon Metropoliti Yermanos’un; 1454 yılından 1936 yılına kadar “Gelmiş Geçmiş Rum Patrikleri” adlı iki ciltlik kütüphanemizde de bulunan krono­lojik bir çalışması vardır. İlk cildi 1935 yılında yayımlanan bu çalışmanın, 1938 yılında yayımlanan ikinci cildinin 209. sayfasında; Patrik Konstantin'in, patrikliğe başlangıç tarihi 17 Aralık 1924 olarak yazılıdır, fakat Konstantin'in patrikliği ne zaman bıraktığına dair bir bilgi yoktur. Kitapta sadece bu patrik için görevinin bitiş tarihi verilmemiştir. 1935 yılında basılan ilk cil­dinin baş sayfasında, basım yeri olarak Yunan harfleriyle “KONSTANTINOPLE” yazılmış, 1938 yılında basılan ikinci ciltte ise yine Yunanca olarak; “K. NOPLE” yazılmıştır. Cumhuriyetin ilanından bu kadar yıl sonra, İstanbul’a hala “Konstantinople” di­yebilen bu zihniyetin; Patrik Konstantin’in Türkiye'den kovulması hadisesinin, üzerinden 13 yıl geçtikten sonra da bunu hazmedememiş olduğu anlaşılmaktadır. [14]

PATRİK KONSTANTİN’İN SINIR DIŞI EDİLMEMESİ İÇİN YUNANİS­TAN'IN MÜDAHALESİ ÜZERİNE BAŞBAKAN FETHİ OKYAR'IN T.B.M.M 'DE YAPTIĞI KONUŞMA

5 Şubat 1925 Tevhid-î Efkâr Gazetesi

Başvekilin Yunan Yaygarası Hakkında Büyük Millet Meclisindeki Mühim Beyanatı


Fethi Bey'in Millet Meclisindeki beyanatım müteakip bir celseyi hafiye akdedildi

Türkiye hukuk-ı hükümrâniyesine hiçbir sûretle müdahale edilmesini katiyyen terviç etmez.   

Başvekil, “Hükûmetiniz hadisâtı büyük bir dikkat ve basiretle ta­kip etmektedir" diyor. Rauf Bey, Hükûmetin has papazın sevki etrafın­daki şirretliklere karşı ittihaz etmiş olduğu mesleği tasvip ediyor. Rum­lar Konstantini kasten intihap ediyorlar."

Ankara - Büyük Millet Meclisinin bu günkü içtimaında başvekil Fethi Bey söz alarak başpapazın sevkinden sonra hâsıl eden vaziyet hakkında aşağıdaki beyanatta bulunmuştur.

Fethi Beyin Beyanatı
“Muhterem arkadaşlar! Son günlerde mübadil sıfatıyla memleketimizden ihraç edilmiş olan Araboglu Konstantin'in ihracı dolayısıyla Yu­nanistan hükûmetinden protestoyu havi bir nota almış olduk. Arzu buyu­rursunuz ki bu nota üzerine hâsıl olan vaziyet-i siyasiye hakkında meclis-i aliye biraz izahatta bulmayım.          (Teşekkür sesleri) 

Yunanlıların İddia ve İftiraları   

"Yunan hükûmeti bu notasında (Lozan) ahidnâmesini ve (Lozan) ahidnamesiyle ekalliyetlere temin edilen hukûku ihlal eylediğimizi iddia ediyor. Ve aynı zamanda papazlığa intihap edilen Arapoğlu Kostantin mübadil dahi olsa mübadil sıfatıyla hareket için yedine (koydorot) deni­len bir yol tezkeresi vermek lazım geleceği ve bunların verilmediğini ve polisimiz Araboglu Kostantin hakkında gayet derşitane muammele yap­tığını ve bunun hükûmetin tarafeyn arasındaki münasebeti islah etmek için vaki olan teşebburatı akim bıraktığını ve iki devlet arasında mukarenet tesis hususundaki arzuların ihyasını gayri mümkün bir hale koyduğunu söylemektedir.   

Fakat her türlü çarelere tevessül edebilmiş olmak için (Lozan) muahedenamesinin kırk dördüncü maddesi mucibince ekalliyetler nokta-yi nazarından meselenin Lahey beynelmilel mahkemesinde de havalesini de teklif eylemektedir.   

Efendiler, notayı hükûmetiniz kemal-i dikkatle tetkik etmiş ve nota­da dermeyan edilen müddeiyatı nazar-ı mütalaadan geçirmiştir. Fakat buna başlamazdan evvel heyet-i celilenize şunu söylemek isterim ki pat­rikhane meselesin, Türk hükûmeti öteden beri dâhili bir mesele olmak üzere telakki etmektedir.”   (Alkışlar)

Umur-ı Dâhiliyemize Müdahale Ettirmeyeceğiz   

“Patrikhane hakkında Türk hükûmetini bir devlet-i ecnebiyeye karşı herhangi bir muahedenamenin herhangi bir maddesiyle bağlayan bir kaydı yoktur. (Bravo sesleri, alkışlar) Öteden beri patrikhane Türk Hükûmetinin umur-ı dahiliyesinden addedilmiştir. Binâenalaneyh Türk hükûmetinin umur-ı dahiliyesinden olan böyle bir meseleye Yunan Hükûmetinin müdahale etmek isteğini gösteren hu nota itiraf etmek iste­rim ki, hükûmetimiz nezdinde ve hiç şüphe etmiyorum ki, meclis-i aliniz ve umum Türk milleti nezdinde, gayri dostane telakki edilmiş ve pek na­hoş bir intiba bırakmıştır." (Doğru sesleri)  

"Hiç bir devlet-i ecnebiyenin ıımur-ı dâhiliyesine müdahalesini ka­bul etmemeyi kendisine şiar edilmiş olan Türk Cumhuriyeti Hükûmeti bu müdahaleye de aslâ rûy-ı iltifat göstermemek azmindedir." (Bravo sesleri) 

Yunanlıların Tutunmak İstediği Esas   

“Efendiler, bunu arz enikten sonra, esas mesele hakkında meclis-i âlinizi biraz tenevvür etmek istedim. Yunan Hükûmetinin hu notada istinad ettiği esas şudur: Lozan konferansının ilk sayfasında malumaliniz olduğu veçhile Türk heyet-i murahhası daima patrikhanenin İstan­bul'dan çıkarılmasını taleb etmişti ve aynı zamanda, hatta İstanbuldaki Rumların da mecburi mübadele mukavelenamesine dâhil almasını taleb etmiş ve ceryan eden müzakere neticesinde gerek düvel-i muazzama ge­rek Yunan Hükûmetinin murahasları patrikhanenin bademâ siyasi her­hangi bir meseleye müdahale etmeyeceğine dair teminat vermiş olması üzerine bunu sened ittihaz eden heyet-i murahhasa reisi İsmet Paşa Hazretleri patrikhanenin memleketimizden uzaklaştırılmamasına muvaffakat ettiğini beyan eylemiştir. Zabıtnamemizde münderiç olan bu beyanat Lozan ahitnamesinin içerisine bir madde olarak girmemiştir ve giremezdi. Çünkü evvelce arz etmiş olduğum veçhile umur-ı dâhiliyemizden olan hu mesele hakkında Türk Hükûmeti beynelmilel bir vesika, bir taahhüt alamazdı.   

Efendiler, Türk heyet-i mürahasası reisi İsmet Paşa Hazretleri Lo­zan'da bu beyanatta bulunduğu zaman Patrikhanenin bir müessese-i ruhaniye ve diniye olmak üzere memleketten uzaklaştırılmayacağını kastetmişti bu herhangi bir adamın, herhangi bir sebep ve bahane ile memle­ket haricine çıkarılması her devletin tabii hukukundan ve mukaddes hukuk ve istiklalinden ibarettir." 

Araboğlu Kostantin Mübadeleye Tabidir. 

“Mamafi arz ettiğim gibi, hükûmet-i cumhuriye başpapaz intihap olan Araboğlu Kostantin Efendiyi çıkardığı zaman, bunu patrik olmak sıfatıyla çıkarmamıştır. Mübadeleye tabi bir fert sıfatıyla memleket hari­cine çıkarmıştır. Bu husustaki muameleyi de arz edeyim: Malumaliniz mübadele mesailine mezarcı etmek üzere İstanbul'da cemiyet-i akvam tarafından müntehip bir müttelit komisyonu olduğu gibi aynı zamanda yalnız İstanbul'daki mübadele muamelesine dahi bakmak üzere bir tali komisyon mevcuttur. Bu tali komisyon diğer birçok mübadillerin ahvalini tedkik ettiği zaman 16 kanuni evvel tarihinde Terkos metropolidi Araboğlu Kostantin Efendinin de mübadil olduğuna karar vermiş ve bu kararnameyi aynı zamanda Yunan delegeleri de imza etmiştir. O zaman husûsat-ı zatiyesini tesviye etmek için olacak birkaç gün izin talep eden Araboğlu Kostantin Efendiye birkaç gün için müsade verilmiş ve sevki tehir edilmiştir. Ondan sonra mübadil olduğu ve Lozan müahadenâmesi iktizasınca memleketimizi behemmehâl terk etmeye mecbur bulunduğu herkesçe malum olduğu halde kendisi patrik intihap olunmuştur. Bu inti­haba gerek kendisi gerek emsali hakkındaki muahadenâme mucibince tatbik etmeye mecbur olduğumuz bir takım ahkâmı hükûmetten iskat et­tirmek maksadıyla teşebbüs edilmiştir. Bu teşebbüsün ne kadar rai olduğunu heyet-i milliyenize arza lüzûm görmüyorum. (Çok doğru sesleri)

Mamafi efendiler, patrik intihap olunduktan sonra muadeleye tabi olup olmadığına tayini hakkında Yunan delegelerinin bir kerede muhte­lif komisyon tarafından taht-ı karara alınması için vaki olan müracaatı hükümetimiz haber almış ve herhalde mübadele misaline selahiyet-i kâmile ile intizar etmeyi muvaffık görmüştür. 

Muhtelif Komisyonun Kararı   

“Muhtelif komisyon ahiren bu kararı da vermiştir. Karar matbuatta intişar ettiği için cümlenizin malumudur. Yani Araboğlu Kostantin Efen­dinin mübadeleye tabi olması dolayısıyla mübadeleden istisnasına dair bir karar vermekte muhtelif komisyonunum selahiyeti haricinde olduğu beyan edilmiştir.   

Malumualiniz muhtelif komisyon yalnız kimin mübadeleye tabi ol­duğunu ve kimin tabi olmadığını beyan etmekle mükelleftir. Başka hiçbir vazifesi yoktur ve olamaz. Binâenalaneyh hükûmetimiz bir karar üzerine ve Lozan ahitnamesini tatbik etmeye mecburiyeti ile mumaileyhi memleket haricine hareket eylemeye davet eylemiştir. Ve şimendifere götürerek hudut haricine çıkarmıştır. (Bravo sesleri)    

Efendiler, bu hareket Lozan muahadenamesinin akşam-ı mütemimesinden olan mübadele mukavelenamesine tamamen mutabık mukavele­den ibarettir. Mühadeleye tabi olduğu takrir eden her fert mübadelece tabi ola­caktır ve hiçbir fert herhangi bir sıfat ve şart tahtında hu mübadeleden istisna edilmeyecektir ve nitekim yüzbinlerce Türk ve Müslümanın memleketimize mübadelesi esnasında hiçbirinin sıfat-ı diniyesi, memuriyeti vesairesi nazar-ı itibara alınmamış, cümlesi bilistisna memleketimize sevk edilmiştir." 

Yunanlıların Tafrafuruşlukları ve Gürültüleri   

"Efendiler, bu mübadilin hareketi dolayısıyla ve malumalileriniz ol­duğu veçhile Yunanistan'da bir çok heyecanlar hasıl olmuş birçok mitinkler ve birçok protestolar yapılmış, Türk Hükûmetinin bütün Orto­doksluk alemine karşı bir tecavüz yaptığı ilan edilmiş ve bu hususta bü­tün Hristiyanlık efkar-ı umumiyesinin Türk milletine husumetini celp için bazı teşebhüsatta bulunulmuştur. (Eski halleridir sesleri) 


Efendiler, biz bu hareketi yaptığımız zaman ne Ortodoksluk ve ne de Hristiyanlık âlemine karşı bir tecavüz yapmayı asla hatırımıza getirme­dik ve getiremezdik.
Ortodoksluk veya bütün Hristiyanlık âlemine karşı bir tecavüzde bulunmaya ne sebep ve ne de manâ vardır." [15]



TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN, FENER RUM PATRİKHANESİ ve PATRİK KONSTANTİN ARABOĞLU HAKKINDA YAPTIĞI GİZLİ CELSENİN ZAPTI

4 Şubat 1341 (1925) Cilt 9 47.İnikat 2.Celse

Hariciye Vekili Şükrü Kaya Bey’in TBMM’ye açıklamaları

ŞÜKRÜ KAYA BEY (Hariciye Vekili) ... Evvela İngiltere’yi arz ettim. Bundan sonra ikinci ananevi bir düşmanımız vardır. Her zaman ve her vesile ile İstanbul‘a gözünü diken ve İstanbul ‘u almak isteyen ve bu suretle Bizans İmparatorluğunu ihya etmek fikrini taşıyan Yunanlı­lardır...   

...Yunanlıların; kendilerince en büyük meziyetleri; kendilerini Dünya’nın dâhili siyasisi addetmeleridir. Patriklik meselesini de bu suretle ihdas etmişlerdir. Lozan’da malum ol an kavgayı Fethi Beyefendi an­lattılar. Ondan sonra Meletyos Efendi gitti, Griguvar Efendi geldi, biz hiç bir şeyi diğerine karışmadık, kendileri pekâlâ yaşıyorlardı. Rumlar mü­badele meselesinde, yani bizim etabli kelimesi üzerinde ısrar etmediler. Gazetelerimiz bu hususu yazmalarından ve hükümetimizin de Patrikhaneye küskün bulunmasından; İstanbul’daki Rumların tehlikede oldukla­rını ve tehlike gününün yaklaştığını anladılar. Yunanistan ise İstan­bul’dan sarfı nazar edemiyor. Onu daima bir rüya gibi görmektedir. İstanbul onun bir kızıl elmasıdır. Ümidine vasıl olabilmek için dâhil de Rum nüfusunu muhafaza eylemek lazımdır. İşte o nüfusu da muhafaza eden Patrikhanedir. İşte arz ettiğim gibi efendiler; kendi fikirlerince bu kuv­veti tutmak lazımdır ve kuvveti tutacak olan da Patrikhanedir. Ona can vermek lazımdır. Efendiler; bin türlü entrikalarla bazı memurların za­yıf hail erinden istifade ederek, komisyonun da bazı hissiyatından istifa­de ederek İstanbul ‘da pek çok Rumların kalmasını temin etmişlerdir. Fa­kat hükümetin çok ciddi tedbirleri karşısında; tedbirleri müessir olama­mıştır. Onun üzerine Patrikhaneyi kurtarmak lazımdır. Fakat Patrikhane eski Patrikhane değildir. Yunan idaresine merbut, Yunanın tahtı himayesinde, mevcudiyeti beynelmilel tasdik edilmiş bir Patrikhane ihdasını siyaset ittihaz etmişlerdir. Kostantin efendinin Patrik intihabı bu siyase­tin eseridir. Katiyen tesadüf eseri değildir. Çünkü bir taş ile iki kuş vur­muş olacaklardır ki; birincisi etabli kelimesini halletmiş olacaklardır. İkinci büyük tehlike de; diyorlar ki efendiler; "her papaz fermanlarında mezkûr olduğu üzere Fener’de mukim sayılır," binaenaleyh her papaz Fe­nerlidir ve her papaz mübadeleden müstesnadır...

SÜLEYMAN SIRRI BEY (Bozok) - Fener söndü.

ŞÜKRÜ KAYA BEY (Devamla)- Binaenaleyh ne kadar gitmiş, gelmiş papaz varsa bunları İstanbul’a tekrar sokmaktır.   

İkincisi; bu fikri kabul ettikten sonra bir gün Yunan tabiiyetini haiz bir metropolitin Patrik olmasını dahi temin etmektedir. Çünkü mübade­le muahedesi mucibince; tarafeyn topraklarına ayak basan mübadiller derhal bulunduğu yerde tabiiyetini iktisab eder, yani bir Rumelili buraya ayak bastığı günde mutlaka Türk olmuştur. Bir Anadolulu Selaniğe ayak bastığı gün Yunanlı olmuştur.

Binaenaleyh buradan giden ne kadar Rum mübadiller varsa hepsi Yu­nanlı olmuştur. Nitekim o kanun mucibince Arapoğlu Kostantin efendi dahi Yunanlı olmuştur, mübadil olmuştur. Oradan gelirken de Ağanyos efendi patrik olacak, Yunanistan fikrini güdecektir. Bu da Patrik olunca o vakit söylemek kolaydır. Çünkü samimiyetle alakası yok. Bu tabiiyet­lerin fevkinde bir şeydir. Ha Yunanlı olmuş ha Türk olmuş ehemmiyeti yok, denilecek ve bu suretle yavaş, yavaş Yunan organiyesi husule gele­cektir.  


Yunanistan’ın başka bir gayesi daha vardır. Vaktiyle büyük bir Or­todoksluk vardı. Tarihte büyük roller oynamışlardır. Makamatı mukaddese siyasetini çıkarmıştı. Patrikhane vasıtası ile Türkiye üzerine hâkim oluyordu. Bugün ise o imparatorluk kalkmıştır ki bu imparatorluk ma­lumualiniz Rusya’dır. Şimdi onun yerine birisi kaim olmak istiyor. O da kimdir bilir misiniz efendileri Yunanlılar. Yunan Hükümetidir. Şimdi Yunanistan münhal bir yer vardır ve onun fikrince orasını almak lazım­dır. Bütün âleme karşı kendilerini Ortodoks hamisi yapmak bu surette de Türkiye’de de Ortodoksluğu ihya etmek istiyorlar. Fethi Beyefendinin verdikleri tafsilatta fikir bariz bir surette görünüyor, Yunanistan efkârını tehyiç ettiği gibi Ortodoksluk al âlemine de bir tecavüz olmuştur, deni­yor. Tabii buna karşı Türklerin takip etmesi lazım gelen siyaset; evvele­mirde Yunanistan’ın bu tutamak yerini kırmaktır. Yani mümkün mertebe Rum nüfusu ve nüfuzunu azaltmak ve Patrikhaneyi layık olduğu mevkiye indirmektir. O hal de Yunanistan bize ne yapabilir?

KAMİL BEY (İzmir)- Patriğin ihracından dolayı tahaddüs eden vaziyet üzerine hükümetimizin ittihaz ettiği, idari, siyasi ve inzibati tedbir şayanı şükrandır. Bu meseleden dolayı Yunanistan’ın yaptığı yaygaralar malumdur. Ancak gazetelerden birtakım malumat alıyoruz, Yunanistan; bu mesele hakkında Cemiyeti Akvama müracaat etmekle bera­ber, İngiltere ve Fransa gibi hükümetlere de müracaat etmiş. Hükümetimiz tarafından da bu meselenin hukuk ve salahiyeti tabiyemizden olduğuna dair Cemiyeti Akvama ve bu gibi hükümetlere müracaat vuku bulmuş mudur ve böyle bir müracaat icap eder mi? Bu noktaların lütfen ten­virini rica ederim.

ŞÜKRÜ KAYA BEY (Devamla) Efendim; Yunanistan, Cemi­yeti Akvama müracaat etmiş değildir. Yalnız Lahey’e gitmek teklifini kabul etmeyecek olursak Akvam misakının 11.nci maddesi mucibince; Cemiyeti Akvama müracaat edeceğini, buradaki maslahatgüzarı bana şifa­hen söylemiştir. 11.nci madde, tehlikeli harp maddesidir...  


...Tan ve Deba gazeteleri müstesna olmak üzere, diğer matbuat bi­zim lehimizdedir. Balkan hükümetlerinden yalnız Sırbistan’da, Orto­doksluk âlemine olan tesir itibariyle bir kaç gazetede aleyhimize bazı makaleler yazılmıştır, İngiltere’de efkâr sükûn içindedir. Binaenaleyh bu günkü, bu Patrik hadisesi dolayısıyla âlemin aldığı renk, daha ziyade bir kısım halk lâkayıt, diğer bir kısım halk hadisata muntazır bir vaziyette­dir. [16]



[1] Konstantin Araboğlu'nun, 30 Ocak 1925'te görevine son verilerek, hudut dı­şı edilmesini bir türlü hazmedemeyen Rum tarafı; bu konuda çıkmış bulunan kitap v.s tüm yayımlarda, bu patriğin görev süresi 22 Mayıs 1925'te bitmiş gibi göstermektedir. Oysaki Devletin, patriği azil etme hakkı günümüzde de ol­duğu gibi o zaman da vardı ve Devlet bu hakkını kullanmıştır.
[2] 5 Kanun-ı Evvel (Aralık) 1924 Vatan
[3] 4 Şubat 1925 Tevhid-i Efkâr
[4] 18 Aralık 1924 Vatan
[5] 15 Ağustos 1976 Hürriyet -Ö. Sami Coşar
[6] 8 Şubat 1925 Vatan
[7] 5 Şubat 1925 Tevhid-i Efkâr- Fethi Okyar Bey'in. Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmadan.
[8]  8 Şubat 1925 Vatan
[9] 8 Şubat 1925 Vatan
[10] 14 Şubat 1925 Vatan
[11] 28 Mart 1925 Vatan
[12] 3 Temmuz 1925 Vatan
[13] 14 Temmuz 1925 Vatan
[14] Yukarıda bahsi geçen, Metropolit Yermanos, zararlı faaliyetleri olan. Yunan taraftarı bir kimseydi ve devlete bağlı olan Rumlar arasında da sevilmiyordu. Fener Rum Patrikhanesi'ni basmış, bir dönem de patriğe karşı gelmiş olan Damyanos Damyanidis'in adamları olduğu sanılan dört kişi 11 Temmuz 1925 gecesi, Yermanos'un evini basarak zorla bir otomobile bindirmiş ve döverek saçlarını kesmişlerdir
[15] 5 Şubat 1925 Tevhid-i Efkâr
[16] TBMM Gizli Celse Zabıtları TBMM Basımevi 1980-Cilt 3 Sayfa.475-479